Ve sonsuz mutluluğa giden yola, yelken açmalıydım tek başıma…
Şunu da biliyordum; zira bu dehliz karanlık, badireler sarp ve ufuk boş…
İşte bir kere düşmeyiversin ateş efsunlu hülyalara…
Nasıl da yakar, sarhoş eder, geceni gündüzünü...
Gözlerin uykuya hasret kalır, mendiller suda boğulur ve gözler kavrulur…
Ey ateş, bana mı düşmansın yoksa sen hep yakar mısın masumiyeti…
Neden bana söylemedin, ateşinin geçici olduğunu, bir fasıl sonra söneceğini, bir badirede biteceğini, bir aldatmaca olduğunu…
Neden bunları söylemeden düştün kalbime yaralı ceylanım…
Bu kalp masumdu, bir bülbül konmamıştı bu bahçeye, bu bahçede bir senin için gül açmıştı…
Neden dikenleri görünce bağ bozumuna döndün ey bülbülüm…
Sen Yakup ile Yusuf’u duymadın mı Kenan illerinde… Yakup’un Yusuf sevdasından gizli gizli ağladığını işitmedin mi?
Yusuf’u herkesten kıskandığını bilemedin mi?
Neden yaraladın Yusuf’umu ey korkak kurt?
Yusuf’um yaralı, mahzun, hüzünlü… Ağlar her gün acıdan…
Ben gayrı bu illerde durabilir miyim?
Yakup gibi arayamam da seni, zira Yusuf’um kurtlarla hemhal oldu…
Ey pervane, neden dönüp durdun ateşimin etrafında…
Oyun mu sandın sıcaklığımı, söner mi sandın ateşimi, biter mi sandın ferimi…
Bu eller kalkmaz mı şaha, ayyuka çıkmaz mı ahlar…
İşitilmez mi gözümden çağlayanlar…
Peşinde deli divane olmaz mı hüzünlerim, acılarım, ıstırabım…
Yakalamaz mı hanenden bir masumiyetin bacağını…
Neden öldürdün beni ey sinsi avcı… Neden oynadın yaralı tavşanımla…
Neden kandırdın ölümüne muhabbetle…
Sen hiç mi ceylan olmadın, sen hiç mi duygularını özgür bırakmadın?
Neden kirlettin masumiyeti ey çamur?
Sen hiç mi yere düşmedin?
Neden ayırdın ey ölüm sen hiç mi sevmedin?
Ey aşk, sen de mi vefasızlığa büründün mantık duygularında…
Ey aşk, sen de mi aldattın nefsinin pazarında…
Ey aşk, sen de mi korkmadın gerçek aşıktan…